Atatürk ve Bilim
İnsanlık tarihini değiştiren en önemli güçlerden biri; insanın merak etme, sorgulama ve gerçeği anlama çabasıdır. Bilim, yalnızca bilgi birikimi değil; gözlem yapmayı, kanıt aramayı, düşünceleri sınamayı ve gerektiğinde onları yeniden değerlendirmeyi sağlayan bir yöntemdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim anlayışını özgün kılan da bilimi yalnızca teknik ilerlemenin aracı olarak değil özgür düşüncenin, çağdaş eğitimin ve toplumsal gelişmenin temel dayanağı olarak görmesidir. Onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözü, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini özetleyen güçlü bir ifadedir. Atatürk için bağımsızlık; yalnızca vatan topraklarını korumak değil aklını özgürce kullanabilen, kendi bilgisini üretebilen ve geleceğini kendisi şekillendirebilen bir toplum yaratmak anlamına geliyordu.
Atatürk’ün bilim anlayışı, savaşın en zor günlerinde bile sürdürdüğü düşünme biçiminde belirgindir. Sakarya Meydan Muharebesi günlerinde bile okumayı ve araştırmayı bırakmadı. Asıl mücadelenin insanların düşünme biçimini değiştirmek olduğunu biliyordu. Bu yüzden bilimsel düşünceyi geleneksel kabullerin sorgulanması, aklın özgürleşmesi ve kararların kanıta dayandırılması olarak gördü. Bu anlayışın ilk büyük adımı eğitimdi. Kurtuluş Savaşı devam ederken, 1921 yazında, Ankara’da toplanan Maarif Kongresi ülkenin geleceği henüz belirsizken eğitimin geleceğinin tartışıldığını gösteriyordu. Mustafa Kemal Atatürk, kongrenin açılış konuşmasında yeni kurulacak devletin eğitim sisteminin bilimsel temellere dayanması gerektiğini vurguladı. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birlik sağlandı ve mektep-medrese ikiliği sona erdi. 1928'deki Harf Devrimi ve ardından açılan Millet Mektepleri ise bilgiyi ayrıcalıklı bir kesimin elinden alıp halka yaydı. Bu devrim ve düzenleme ile yetişkinlerin de okuma yazma öğrenmesi hedeflendi.
Bilimsel gelişmenin sürekliliği için üniversitelerin de bilgi aktaran kurumlardan bilgi üreten merkezlere dönüşmesi gerekiyordu. 1933 yılında çıkarılan kanunla hayata geçen Üniversite Reformu ile Darülfünun kapatıldı, yerine modern araştırma ve uygulama esaslarına dayanan İstanbul Üniversitesi kuruldu. Avrupa’da baskı nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılan Philipp Schwartz, Fritz Neumark ve Ernst Reuter gibi bilim insanlarının Türkiye’ye davet edilmesi, yükseköğretimi uluslararası bir düzeye taşıdı. Araştırma, laboratuvar çalışmaları ve uygulamalı eğitimin önem kazanmasıyla yeni bir bilimsel ortamın temelleri atıldı. Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderilen gençlere söylediği “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.” sözü ise kendi bilim insanını yetiştirme vizyonunun simgesi oldu.
Atatürk, bilimsel yöntemin yalnızca doğa olaylarına değil, toplumun kendi geçmişine ve kültürüne de uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Bu yaklaşım doğrultusunda 1931'de Türk Tarih Kurumu, 1932'de Türk Dil Kurumu kuruldu. Her iki kurumun amacı, tarih ve dil araştırmalarını belgelere ve sistematik incelemeye dayandırmaktı. 1935'te Ankara’da kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ise bu alanlara akademik bir zemin kazandırdı.
Bilimi gündelik hayattan ayırmadığının en çarpıcı örneklerinden biri de geometri çalışmalarıdır. O dönemde okullarda kullanılan “müselles”, “zaviye” ve “nısf-ı kutur” gibi terimler öğrenciler için kavramları anlamayı güçleştiriyordu. Atatürk 1936-1937 yıllarında geometri terimleri üzerinde bizzat çalıştı. Bugün kullandığımız “üçgen”, “açı” ve “yarıçap” gibi Türkçe karşılıkların yerleşmesine katkıda bulundu. Bu kitap, askeri ve siyasi dehasının yanında Atatürk'ün çok yönlü bir entelektüel ve bilim insanı olduğunu gösteren en somut kanıtlardan biridir. Kitap sayesinde matematik ve geometri dersleri öğrencilerin kolayca anlayabileceği bir yapıya kavuşmuş, eğitimde fırsat eşitliği ve modernleşme süreci hız kazanmıştır.
Bütün bu çabaların amacı; düşünen, sorgulayan insanlar yetiştirmekti. Bu nedenle Maarif Kongresi’nden Millet Mektepleri’ne, öğretmen yetiştirmeden yurt dışına öğrenci göndermeye kadar atılan her adım, gelecek kuşaklara yönelikti. Nitekim sonraki yıllarda matematikte Cahit Arf, fizikte Feza Gürsey; arkeolojide Jale İnan ve kimyada Remziye Hisar gibi bilim insanları yetişti. Bu isimlerin yetişmesinde tek bir etken aramak doğru olmaz ancak kurulan eğitim ve araştırma zemininin bu birikime önemli bir kapı açtığı açıktır.
Atatürk’ün bilim mirası, yalnızca geçmişte kurulan kurumlar ve gerçekleştirilen reformlarla sınırlı değildir; aynı zamanda bir yöntem, bir tutum ve bir sorumluluktur. Mustafa Kemal Atatürk, bu sorumluluğu “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” sözüyle gelecek kuşaklara emanet etmiştir. Cumhuriyet’i yaşatmak, geçmişin kazanımlarını anmakla yetinmeyip onları bilimsel düşünceyle geliştirmek ve geleceğe taşımaktır. Çünkü bilimin ışığı ancak düşünen, araştıran, üreten ve öğrendiklerini insanlığın yararına kullanan bireylerle geleceği aydınlatabilir.
FMV Işık Okulları eğitimcileri olarak bizler de öğrencilerimizi Atatürk’ün açtığı bu aydınlık yolda, aklı ve bilimi rehber edinen, sorgulayan ve üreten bireyler olarak yetiştiriyor; bilimin ışığında öğrencilerimizle birlikte yürümeye devam ediyoruz.
Atatürk’ün bilim anlayışı, savaşın en zor günlerinde bile sürdürdüğü düşünme biçiminde belirgindir. Sakarya Meydan Muharebesi günlerinde bile okumayı ve araştırmayı bırakmadı. Asıl mücadelenin insanların düşünme biçimini değiştirmek olduğunu biliyordu. Bu yüzden bilimsel düşünceyi geleneksel kabullerin sorgulanması, aklın özgürleşmesi ve kararların kanıta dayandırılması olarak gördü. Bu anlayışın ilk büyük adımı eğitimdi. Kurtuluş Savaşı devam ederken, 1921 yazında, Ankara’da toplanan Maarif Kongresi ülkenin geleceği henüz belirsizken eğitimin geleceğinin tartışıldığını gösteriyordu. Mustafa Kemal Atatürk, kongrenin açılış konuşmasında yeni kurulacak devletin eğitim sisteminin bilimsel temellere dayanması gerektiğini vurguladı. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birlik sağlandı ve mektep-medrese ikiliği sona erdi. 1928'deki Harf Devrimi ve ardından açılan Millet Mektepleri ise bilgiyi ayrıcalıklı bir kesimin elinden alıp halka yaydı. Bu devrim ve düzenleme ile yetişkinlerin de okuma yazma öğrenmesi hedeflendi.
Bilimsel gelişmenin sürekliliği için üniversitelerin de bilgi aktaran kurumlardan bilgi üreten merkezlere dönüşmesi gerekiyordu. 1933 yılında çıkarılan kanunla hayata geçen Üniversite Reformu ile Darülfünun kapatıldı, yerine modern araştırma ve uygulama esaslarına dayanan İstanbul Üniversitesi kuruldu. Avrupa’da baskı nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılan Philipp Schwartz, Fritz Neumark ve Ernst Reuter gibi bilim insanlarının Türkiye’ye davet edilmesi, yükseköğretimi uluslararası bir düzeye taşıdı. Araştırma, laboratuvar çalışmaları ve uygulamalı eğitimin önem kazanmasıyla yeni bir bilimsel ortamın temelleri atıldı. Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderilen gençlere söylediği “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.” sözü ise kendi bilim insanını yetiştirme vizyonunun simgesi oldu.
Atatürk, bilimsel yöntemin yalnızca doğa olaylarına değil, toplumun kendi geçmişine ve kültürüne de uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Bu yaklaşım doğrultusunda 1931'de Türk Tarih Kurumu, 1932'de Türk Dil Kurumu kuruldu. Her iki kurumun amacı, tarih ve dil araştırmalarını belgelere ve sistematik incelemeye dayandırmaktı. 1935'te Ankara’da kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ise bu alanlara akademik bir zemin kazandırdı.
Bilimi gündelik hayattan ayırmadığının en çarpıcı örneklerinden biri de geometri çalışmalarıdır. O dönemde okullarda kullanılan “müselles”, “zaviye” ve “nısf-ı kutur” gibi terimler öğrenciler için kavramları anlamayı güçleştiriyordu. Atatürk 1936-1937 yıllarında geometri terimleri üzerinde bizzat çalıştı. Bugün kullandığımız “üçgen”, “açı” ve “yarıçap” gibi Türkçe karşılıkların yerleşmesine katkıda bulundu. Bu kitap, askeri ve siyasi dehasının yanında Atatürk'ün çok yönlü bir entelektüel ve bilim insanı olduğunu gösteren en somut kanıtlardan biridir. Kitap sayesinde matematik ve geometri dersleri öğrencilerin kolayca anlayabileceği bir yapıya kavuşmuş, eğitimde fırsat eşitliği ve modernleşme süreci hız kazanmıştır.
Bütün bu çabaların amacı; düşünen, sorgulayan insanlar yetiştirmekti. Bu nedenle Maarif Kongresi’nden Millet Mektepleri’ne, öğretmen yetiştirmeden yurt dışına öğrenci göndermeye kadar atılan her adım, gelecek kuşaklara yönelikti. Nitekim sonraki yıllarda matematikte Cahit Arf, fizikte Feza Gürsey; arkeolojide Jale İnan ve kimyada Remziye Hisar gibi bilim insanları yetişti. Bu isimlerin yetişmesinde tek bir etken aramak doğru olmaz ancak kurulan eğitim ve araştırma zemininin bu birikime önemli bir kapı açtığı açıktır.
Atatürk’ün bilim mirası, yalnızca geçmişte kurulan kurumlar ve gerçekleştirilen reformlarla sınırlı değildir; aynı zamanda bir yöntem, bir tutum ve bir sorumluluktur. Mustafa Kemal Atatürk, bu sorumluluğu “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” sözüyle gelecek kuşaklara emanet etmiştir. Cumhuriyet’i yaşatmak, geçmişin kazanımlarını anmakla yetinmeyip onları bilimsel düşünceyle geliştirmek ve geleceğe taşımaktır. Çünkü bilimin ışığı ancak düşünen, araştıran, üreten ve öğrendiklerini insanlığın yararına kullanan bireylerle geleceği aydınlatabilir.
FMV Işık Okulları eğitimcileri olarak bizler de öğrencilerimizi Atatürk’ün açtığı bu aydınlık yolda, aklı ve bilimi rehber edinen, sorgulayan ve üreten bireyler olarak yetiştiriyor; bilimin ışığında öğrencilerimizle birlikte yürümeye devam ediyoruz.
Sevilay EROĞLU
FMV Erenköy Işık Lisesi ve Fen Lisesi Müdürü
Kaynakça
- Atatürk ve Bilim, Feyziye Mektepleri Vakfı Yayınları
- Atatürk, Mustafa Kemal, Geometri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2018
- Atatürk, Mustafa Kemal, Söylev ve Demeçleri (Cilt I-III), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.
- Atatürk’ü Anarken, Ord. Prof. Sadi Irmak, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 1983.


